M. İhsan Arslan25 Temmuz 2010, Pazar
Hükümetiniz yaklaşık bir yıl önce bir açılım süreci başlattı, PKK
de son dönemde çatışmaları yeniden tırmandırdı. CHP, MHP gibi partiler
çatışmaların başlamasını açılıma, BDP ise açılımın uygulanamamasına bağladı.
Çatışma süreci ile açılım arasında bağ kuran bu tür yorumları nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Açılımın iki
ayağı vardı. Biri şiddeti sonlandırmaktı, diğeri de demokratik açılımdı. Bana
göre iktidar, 8 yıl boyunca ister Kopenhag Kriterlerine uyum sağlama amacıyla
olsun, ister halkımızın demokratik talepleri için olsun attığı adımlarla
gerçekten ciddi mesafeler aldı. Bu tedbirler de devam ediyor. Birçok yasa
değişikliği olmuştur, yönetmelikler, uygulamalar değişmiştir ama en önemlisi
Türkiye’de ciddi bir zihniyet değişimi yaşanmıştır, bu bana göre bir devrimdir.
Düne kadar konuşulamayan, tabu sayılan her konu her ortamda, platformda
konuşulur, tartışılır olmuştur. Birçok alanda inkar ve asimilasyon
anlamsızlığına son verildi. En bariz Kürt meselesinde olsun, Alevilere yönelik
resmi ideolojinin bakışında veya Roman açılımında olsun, uzun zamandır
konuşulamayan sorunlar konuşulur hale geldi. Bu da sorunları çözmenin
başlangıcıdır. Biz şuna inanıyorduk, demokratik açılımlar devam ederse
özgürlükler bağlamında gelişmiş ülkelerin standartlarına yaklaşıldıkça terör
dediğimiz şiddet ortamı gittikçe zayıflayacak ve insanlar hak talepleri için
dağa çıkmayacak. İşin doğalı da buydu, beklentimiz yanlış değildi. Ama maalesef
AK Parti iktidarını siyasi gelecekleri için tehlikeli olarak gören legal ve
illegal odaklar işbirliği yaparak AK Parti’yi yıpratma kampanyasına girdiler.
AK parti’nin ciddi adımlar atmasını kendileri açısından tehlikeli buldular.
Neden tehlikeli buluyorlar?
Çünkü bu AK
Parti’nin bir dönem daha iktidara gelmesi ve bu sorunları tek başına çözmesi
demekti. Halbuki bazı çevreler, dediğim gibi AK Parti’nin tek başına bu ülkeyi
yönetmesine razı değildi. Bazıları da kendilerine rağmen sorunların çözülmesine
razı değildi. Bunlar bazen yurt içindeki, bazen yurtdışındaki odaklardır.
Odaklarla kimi kastediyorsunuz?
Türkiye’de legal
siyaset yapan partiler vardır. Bana göre bunlar AK Parti’nin tekrar güçlü bir
şekilde iktidara gelmesini istemezler. İllegal unsurlar vardır, ben Ergenekon’u
rahatlıkla bu manada değerlendiriyorum. Çünkü AK Parti’nin iktidarını
sürdürmesi demek, Ergenekon’a dönük yargılama sürecinin başarıyla devam etmesi
demektir. Ben Türkiye’de bazı sermaye çevrelerinin de AK Parti iktidarına karşı
bir komploya destek vereceklerini düşünüyorum. Hatta bazı medya gruplarını da
buna ilave etmek mümkün.
Dışarıda ise,
Türkiye’nin kısa zamanda komşularıyla barışık hale gelmesi, ekonomik manada
gayrı safi milli hasılanın fert başına 10 bin doları aşması, ihracatının
artması, hele 2010 yılı ilk çeyreğindeki yüksek kalkınma oranı… Bu kalkınma
oranı bizim açımızdan göz kamaştırıcı ama kimileri açısından da tehlikeli bir
tırmanıştır. Bölgede artık Türkiye’ye rağmen politikaların yapılamayacağını
gören kimi çevreler, dengeler içinde Türkiye’nin bundan sonra daha önemli yer
tutacağını gören kimi devletler tabii ki bunu istemezler.
Neden istemezler?
İstememeleri
doğaldır. Türkiye’nin bu parti tarafından yönetilmesini kendi çıkarları
açısından doğru bulmayan dış güçler de vardır. Son zamanlarda İsrail’le olan
ilişkilerimiz, ABD ile ilişkilerimizin limonileşmesi ile AK Parti liderliğini
kıskanan kimi Ortadoğu’daki ülkelerin yönetimlerini de hesaba katarsak bizim
karşımızda içeride ve dışarıda çok ciddi bir kampın oluştuğunu söyleyebiliriz.
Böyle olunca muhalif odakların işbirliğine karar vermeleri AK Parti’nin işini
zorlaştırıyor. Bana göre şiddetin tekrar tırmanması aklen ve mantıken olmaması
gereken bir şeydi. Bir Kürdün aklından geçiremeyeceği bir şeydi. Çünkü
yıllardır ağlayarak, sızlayarak, dayak yiyerek, hapis yatarak, gençlerini feda
ederek ulaşmak istedikleri birçok neticeyi AK Parti iktidarı tepside sundu.
Kürt halkı bunun farkında esasında. Ne yaparsanız yapın, tatmin olmayacak, razı
olmayacak kimi militan çevreler vardır. Ama ben beklerdim ki, halkın çoğunluğu
bunu fark etsin ve önyargısı olan bu çevreler de gittikçe marjinalleşsin. Ama
bunu göremiyoruz çünkü şiddet oyunu bozuyor. Silahların patladığı ortamda
insanların aklıselimle düşünmesi, sivil önlemlerin alınması tartışılması kolay
olmuyor. Şu anda o süreci yaşıyoruz.
Size göre bundan sonra gelişmeler ne yönde olacak?
Benim ümidim şu,
taraflara aklıselim hakim olsun. Olmalıdır da, çünkü en az son 30 yıldır
insanımız şiddetle nereye kadar varılabileceğini ve bundan sonra da şiddetin
işine yarayamayacağını çok iyi görmüş durumda. Herkes de bu kanaatte olmasına
rağmen yine de terör ve şiddetin tırmandırılmış olması çok manidardır. Dileğim
bunun geçici olması, kısa bir süre sonra yerini aklıselime, sükunete terk
etmesidir. Aksi halde tek başına kimse karlı çıkmaz.
Malesef
gelinen noktada taraflarin mutabakata varabilecegi bir ortak payda
yakalanamamis görünüyor. Sorunu şiddet yolu ile çözecegini zanneden taraf
gerçekleştirilemez taleplerde bulunmaya devam ettikce, devlet de dogal olarak
zora boyun egmeme yolunu tercih edecektir. Hükümet yüzyıl geçmişi olan sorunu
çözebilmek için zaman ve istikrara ihtiyaç duyuyorken, Örgüt elinde
bulundurmaya devam ettigi şiddet kozunu kullanarak sistemi
istikrarsizlastirarak hükümeti yipratip taleplerinde sonuç almaya çalisiyor, bunu
yaparken de Ak Partinin tüm muhalifleri ile işbirligi yaparak iktidari çalişamaz
duruma sokmak istiyor. Bu durumdan kimin daha çok karlı çikacagının hesabının
yapıldığı kanaatinde degilim. Kesin bildigim bir şey var ki, bu gidiş ne Kürt
halkının lehine ne de Türk halkının lehine değil, olsa olsa Turkiye’yi
istikrarsızlastırıp gelişmesini engellemek isteyen kimi iç odak ve daha çok diş
güçlerin ekmegine yag sürecegidir. Ümidim o ki tarafların daha önce de denenip
sonuç alınamamış karşılıklı şiddet yarıştırmasına en kısa surede son verip
demokratik açılım sürecine ortak irade ile karar vermeleri. Bunun dışındaki bir
alternatife halkın hiç bir kesiminin tahammülünün olmadığını düşünüyorum.
Başbakan Sayın Erdoğan, son grup toplantısında, “açılımdan dönmek
ülkeye ihanettir” dedi. Kimi çevreler ise seçim sürecine girildiğini, hükümetin
seçimden önce yeni adımlar atamayacağı yorumlarını yapıyor. Önümüzdeki dönemde
hükümetin ne tür adımlar atması beklenebilir?
Başta medya
mensupları olmak üzere kimi düşünürümüz, aydınımız, kanaat önderimiz gerçek
durumu, reel politikayı hesaba katmadan nazari temenni ve tavsiyelerde
bulunuyorlar. Mesela “şu ağaç 2 ayda büyümeli, üçüncü ayda meyve vermeli ve ben
dördüncü ayda o meyveyi sofrada yemeliyim”. Şimdi bu temenni ve beklentilerini
gerçek hayata uydurma zahmetine girmeden tavsiyelerde bulunuyorlar. Şunu demek
istiyorum, örneğin kimi çevreler muhalefet yapayım, AK Parti’yi suçlayayım
derken gerçekle bağdaşmayan taleplerde bulunuyorlar. AK Parti niye anayasayı
tümden değiştirmiyor, niye yeni bir anayasa yapmıyor diye. Şimdi partimizin
sözcüleri bunu her zeminde ifade etmişlerdir, Başbakanımız da her zaman
söylemiştir, bu anayasa bu topluma dar geliyor, değiştirilmesi gerekiyor. Zaman
zaman değiştirmeye çalıştığımızda hiçbir muhalefet partisi bizimle masaya
oturmadı, hazırladığımız taslağı AK Parti’nin anayasası diye damgaladılar.
Böyle olunca sizin tek başınıza bırakın anayasayı tümden değiştirmeyi, bazı
maddelerini bile değiştirirken son örneğinde çektiğimiz sıkıntıları yasamanız
kaçınılmaz oluyor. “AK parti, anayasayı değiştirmedi o yüzden suçlu” demek
akılla, mantıkla izahı olmayan bir suçlamadır. Her zaman bunun bir paket değil
bir süreç olduğunu, akşamdan sabaha hemen uygulanacak tedbirler paketi
olmadığını söyledik, insanlarımızın bunu anlaması lazım. Belki kısa zamanda
gerçekleştirilen bu kadar büyük değişiklikler karşısında toplum yüksek beklenti
içine girdi. Zannedildi ki bir anda sıfırdan başlanıyormuş gibi yeni bir
anayasa ve yeni bir hukuki zemin, siyasal ortam ve ideal bir sosyal yaşam sağlanabilir.
Yaşadığımız bunca tecrubeden sonra bunun kolayca mümkün olmayacagını görmek
gerekiyor.
Açılım sürecinin geleceğine ilişkin neler düşünüyorsunuz?
Türkiye kamuoyu
için söylüyorum, yıllardır yokluğuna inandığınız bir milletin, bir kavmin
millet olarak bütün talepleriyle karşı karşıya geliyorsunuz. Bu kamuoyunun bir
anda “evet biz yanlış yaptık, inkar ettiğimiz Kürtler hakikaten varmış, bizim
gibi eşitmişler, biz şimdiye kadar haklarını gaspetmişiz, bu haksızlığı ortadan
kaldırmak için de biz onlardan özür dileyelim ve bundan sonra onlar da her
alanda bizimle aynı haklara sahip olarak bu coğrafyada yaşasınlar” demesini
beklemek doğru değil. Zihniyet değişikliğinden kastım da o. Bu kadar yok
sayılan bir kavmin varlığını artık Türkiye’de herkes kabul ediyor ve o kavmin
insani hakları üzerinden konuşuyor, tartışıyor. Önemli olan budur. Eğer siz ilk
temeli atarsanız bunun üzerine sağlam bina inşa edebilirsiniz. Bence AK Parti iktidarı yarın olsun ya da olmasın,
bu manada en büyük devrimi yapmıştır. Bundan sonra gelecek olan iktidarlar AK
Parti’den geriye doğru adım atma şansına sahip değiller. Mutlaka
demokratikleşme anlamında, AB’yle entegrasyon anlamında, bölgede toplam barışı
sağlama ideali ve onu yaşama geçirme adına geri adım atma şansına sahip değiller.
Bu bakımdan ben yaptıklarımızla şahsen gurur duyuyorum. Yapamadıklarının
bilincinde olmak da ayrı bir meziyettir. Onun için biz, konunun tarafları olan
herkes, bu sürece katkı sunmalıyız, bizden beklenen bu, aksi halde hep birlikte
halkımıza ve gelecek kuşaklara hesap veremeyiz.
Sivil toplum örgütlerinin Diyarbakır’da yaptıkları çağrıyı nasıl
değerlendiriyorsunuz?
O çağrıyı bir
yönüyle anlamlı buluyorum. Halkı bu kadar politize olmuş, sorunla iç içe
yaşayan bir ilde sivil toplum kuruluşlarının bir konu için bir araya gelmiş
olmalarını bir aşama olarak önemsiyorum, önemli bir adım olarak görüyorum.
Temennim bundan sonra da benzer olaylar için bu STK’ların yine toplanıp
tartışıp fikir birliği oluşturup şikayet veya taleplerini birlikte ifade
edebilmeleridir. Ama şunu da belirtmeden edemeyeceğim, bu birliğe illegal
tarafların bir baskısının, dayatmasının olduğu da görülüyor. İktidarın attığı
bunca müspet adıma rağmen şiddet ortamına tekrar girilmesinin tek müsebbibi
olarak iktidarın gösterilmesini de ben acımazsızca görüyorum. Tek sorumlu
olarak AK Parti iktidarının gösterilmesi doğru değildir. Türkiye’de şiddeti
çağrıştırmadığı sürece her fikrin özgürce tartışılabildiğini görmek gerekiyor.
Bu hakkı teslim etmezseniz haksızlık yapmış olursunuz ve kamu vicdanında da
müspet yer edinemezsiniz. Bu manada ben o bildirinin içeriğinin çok sağlıklı
olmadığını, baskı altında hazırlandığını düşünüyorum. Çağrının da bugüne
kadarki klasik tek taraflı çağrılardan farksız olduğunu görüyorum.
“Operasyonlar dursun, PKK da silahtan vazgeçsin” çağrısı bir şeyi çözmüyor.
Peki, PKK’nın eylemleri durdurması halinde operasyonlar durur mu?
Şüphesiz
operasyonların durmasını mutlak manada istiyoruz. Başbakanımız da geçen
Kanada’ya gitmeden önce çok net söyledi, “eğer şiddet durursa biz operasyonları
minimize ederiz” dedi. Başbakan yetkilidir, İfade açıktır, yoruma muhtaç degil.
Eğer maksat bagcıyı dövmek değil de üzüm yemek ise Basbakanın daveti ciddiye alinmalıdır. Karakol baskınları durur ve yurt
içinde sivil veya resmi hedeflere saldırı olmazsa kesin olarak güvenlik
guçlerinin operasyonları da durdurılacaktır. Fakat her akil sahibinin de kabul
edecegi gibi örgüt bu eylemlere devam ettikce devletin güvenlik görevlileri de
karşı operasyonlarına devam edecektir. Acı olan bu inatlaşma devam ederse Kürt veya Türk olması hiç önemli olmayan
binlerce gencimizin daha kanının dökülecegidir. Amaç ne olursa olsun halkımızın
bu şiddetin devam etmemesi için elbirligi
yaparak toplumsal barış ve huzurun temini için daha aktif ve caydırıcı girişimlerde
bulunmasıdır. Devlet iyi niyetini ortaya koydu. Kürt sorunu konusunda atılan
adımları kimse inkar edemez. Bu gerçeklere ragmen örgütün, CHP, MHP, batı
kamuoyunun tepki ve muhalefeti dururken
“onlara rağmen şunu da yapmanız lazım, yapmadığınız için biz sizinle savaşırız”
demelerinin mantığı yoktur. Bence bu çelişkiyi Kürt halkı mantığında ve vicdanında
hissediyordur. Tekrar silaha sarılmanın haklı ve makul bir gerekçesi yoktur.
Açılım sürecini yönetirken Hükümet olarak yanlışlarınız oldu mu ?
İş yapmanın
tabiatında hata yapmak da vardır. Dolayısıyla biz bu süreci yönetirken, mutlak
manada hiçbir hata yapmayacağız deme hakkına sahip değiliz. Bu süreçte bir tek
taraf yoktur, bu işin birçok tarafı vardır. Biraz adil ve mantıklı olmak lazım.
Alacağınız her karar atacağınız her adım, dışarıda ABD’yi, AB’yi, Ortadoğu’daki
bütün ülkeleri, İsrail’i, komşularınız İran’ı, Rusya’yı, Azerbaycan’ı tümünü
ilgilendiriyor. İçeri gelince atacağınız her adım 72 milyon insanın her birini
ilgilendiriyor. Onun ruh dünyasını etkiliyor, dolayısıyla tepkileri söz konusu
oluyor. Beğendiği zaman tasdik etme, beğenmediği zaman da karşı koyma iradesini
ortaya çıkarıyor. Türkiye Cumhuriyet tarihinden bu yana siyasi iktidarların ne
gibi şeylere dayandığını, hangi dengeler içinde bu ülkenin yönetildiğini
düşünmeniz gerekiyor. Tek başınıza sizin krallar, imparatorlar gibi karar verip
uygulama şansınız yok. Siz üstelik tek parti iktidarından, tek kişi
diktatoryasından bu ülkeyi kurtarıp çağdaş dünyanın demokratik standartlarında
yönetmeye çalışma iddiasındasınız. Böyle olunca bütün dengeleri gözetme, konsensüslerle
mutabakatlar oluşturma, mümkün mertebe hem içeriden hem dışarıdan daha çok
destek alarak bu projeyi hayata geçirmek mecburiyetindesiniz. Bu projenin
hayata geçirilmesi de bir yıl, iki yıl zamana bağlı değildir. Başbakanımızın da
ifade ettiği gibi yüz yıldan beri devam ede gelen, siyasi, kültürel birçok
boyutu bulunan bir sorun. Bugüne kadar bütün iktidarlar çözüme katkıda
bulunmadı, herkes bozdu. Düzeltmeye çalışanlar dahi aldıkları yanlış
tedbirlerle sorunu içinden çıkılmaz hale soktular. Böyle olunca sizin önünüze
çok ağırlaşmış bir hasta olarak, cenaze gibi çıkıyor bu olay. Onun için
iktidarın işinin çok zor olduğunu düşünmek lazım, alınan tedbirleri
hakkaniyetle analiz edip bundan sonra da atılmamış olup da atılacak olanları
gündeme taşımak ve sabırla yardımlaşmak lazım.
Açılım sürecinde BDP’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
BDP’nin
tutumunun hiçbir mantığını göremiyorum. BDP bağımsız bir irade ortaya
koyamıyor, bağımsız bir siyasi kişilik oluşturamadı. “Ben buradayım ve sorunun
bir tarafıyım, siz benimle konuşursanız benim bir şeyler söyleme, karar verme
iradem var” diyemedi, esas sıkıntı oradan kaynaklanıyor. BDP’nin izlediği
politika sonucunda bu sorunun çıkmaza girdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
“İrade bende değil İmralı’da ya da Kandil’dedir” dememeliydi. Onun görevi
burada siyaseten legal partnerleriyle konuyu masada görüşmekti. Bu halk ona bu
yetkiyi vermişti. Demokratik sistem de geçmiş acı tecrübelerden de istifadeyle
doğru karar vererek onu parlamento zeminine taşımıştır. Bu önemli bir
fırsattır. Zaman zaman şu bile konuşuldu, içeride dışarıda kiminle görüşüyorsan
görüş, bu bizi ilgilendirmiyor, ama sorunu sizinle konuşalım dendi. Buna rağmen
topu hep taca attılar. Bu illegaliteyi meşrulaştırma niyeti BDP’nin
parlamentodaki grubunu da inisiyatifsiz kıldı. Bu da tarafların BDP’yi bir
muhatap görme şansını ortadan kaldırdı. Bence yine de fırsat varken Türkiye
gerçekliği karşısında BDP’nin muhatap alınmasını mümkün kılacak bir zemin
oluşturulmalı. Şu da unutulmamalı, Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir parti ya da
iktidar, Kandil’deki bir sorumluyla veya İmralı’daki Öcalan’la oturup konuşup,
pazarlık edip, al-ver yapıp karar verme noktasına gelmeyecektir. Madem böyle,
onların temsilcileri sayılabilecek siyasi yapıların bu konuda sorumluluklarını
kuşanmaları gerekiyor.
Açılım sürecinin başında BDP ile kurulan diyalog daha sonra koptu,
diyalog süreci yeniden başlayabilir mi?
Her zaman
başlayabilir, başka da çare yok. Siz eğer bir sorunla karşı karşıyaysanız bu
sorunun tarafları vardır, siz tek başınıza karar verip hayata geçiremezseniz.
Dolayısıyla terör nereye kadar tırmanırsa tırmansın, günün birinde bu şiddet
son bulacak ve bu işin tarafları oturup masada konuşacaklar. Önemli olan bunu
geciktirmemek, daha çok can kaybına sebep olmamaktır. Benim korkum şu, AK
Parti’ye yönelen bir yıpratma kampanyası var, istikrarı bozmak ve kamuoyunu
şehit cenazeleriyle karşı karşıya getirip moral bozmak açısından silahlı tek
güç olan örgüt devreye sokulup anlaşarak veya zımnen bir mutabakat sonucu
kimisi AK Parti’nin karnına, kimisi ayağına, dizine tekmeyi vuruyor. Umarım bu
hevesler de çabuk geçer.
Buradan PKK’ya bir çağrınız olacak mı?
Benim çağrım şu,
madem ki her zaman kullanılabilir bir silahlı güç var ve barınma şansı da var,
o zaman iyi niyetini açılım bağlamında attığı adımlarla gerçekten hem ulusal
hem uluslar arası zeminde ispatlamış bir iktidar var Türkiye’de, ona daha fazla
şans tanımak gerekirdi. Az yaptı çok yaptı, daha neler yapılabilirdi, bunlar
tartışılır ama iyi niyetle aynı doğrultuda adımlar atılmıştır. Kıyamet kopmaz,
bunca yıldır dağdasın bir iki yıl daha kal, sabret biraz. Hükümetin istediği
buydu. Silahsız, şiddetsiz bir ortamda demokratikleşme ve bu sosyal açılımlar
daha rahat hayata geçirilir. Buna fırsat verilmedi. Acaba bir panik mi var?
Şimdi bu şiddete başvurmasak AK Parti tekrar istikrar zemininde kendini
kamuoyuna kabul ettirir ve daha çok oyla bir daha iktidara gelir, bizi dağda
unutur, bizim taleplerimizi askıya alır endişesi mi var? Bu da mümkündür. Ama
dediğim gibi AK Parti bugüne kadar attığı adımlardan dolayı geri adım atma şansı
olmadığı gibi ondan sonra geleceklerin de geri adım atma şansı yok. Bu çok
önemli bir kazanımdır. Bu yüzden kamuoyunun psikolojik yapısını da göz ardı
etmeden, herkesin mevcut fiili durum karşısında AK Parti’ye şans ve zaman
tanıması gerekiyordu. Ben bu yüzden birinci derecede ve ilk adımda sorumluluğun
PKK’da olduğunu düşünüyorum. Lokmaları küçük küçük yutmanın ben sağlık
açısından da faydalı olduğu kanaatindeyim. Mademki sorunlar yavaş yavaş
çözülüyor, bu daha uzun vadede daha fazla sorun çözülecek demektir. Siz çok
daha radikal açılımlar isterseniz onu yapacak iradenin yeterli olamaması yahut
da engellerin bir anda büyümesi söz konusu olabilir. Siz kendi lehinize iyi
sonuçlar çıkarayım derken, size iyi niyetle yaklaşmış, sorunları peyderpey
çözen iradeyi ortadan kaldırırsınız. Yani siz tavuktan günde 5 yumurta almaya
çalışırsanız altın yumurtlayan tavuğu öldürürsünüz. Talepleriniz güzel olabilir
ama başvurduğunuz araç ve aldığınız tedbirler temelde sizin çıkarlarınızı
tehlikeye koyacak mahiyettedir. Başbakanımızın demokratikleşme konusunda inanç
ve cesareti olmasaydı, geçmiş hükümetlerde olduğu gibi bir anda “ülkenin
güvenliği söz konusu, vatandaşlarımın, şehitlerimin kanı önemli, açılımı askıya
aldım” diyebilirdi. Allah’tan karşımızda bu işte ısrarlı ve kararlı bir siyasi
irade var. Ne olursa olsun açılıma devam ediyoruz, bence bu şanstır.
Bir de Kürt
insanının kanı bu kadar bedava akıtılmamalıdır. Bire kaç bedel ödendiği ortada.
Bence bir Türk genciyle bir Kürt gencinin kanı birbirinden farklı değildir,
cana önem veririm, hepimiz için olmazsa olmaz şey insanımızın kanının
akmamasıdır. Biz 40 bin ölü verdik, 10 bin, 20 bin daha versek ne olur
anlayışını ben çok hoyratça ve çok zalimce buluyorum. Buna hakkımız yok, ölen
çocuklarımız bugün hayatta olabilirdi. Bu açıdan ben madem ki BDP çatısı
altında her şekilde siyaset yapma fırsatı söz konusudur, madem ki yerel
seçimlerde insanımız çoğunlukta oldukları illerde belediye başkanlığı
yapmaktadırlar, tüm bunlar kazanımdır, daha da geliştirilebilir. Sivil alanda
siyaset fırsatı çok önemlidir. Bu halkımızın geleceği için, ülkemizin çağdaş
demokratik seviyeye ulaşması için olmazsa olmazdır. Bu fırsatı kaçırmamak
gerekir.
PKK 1999’da olduğu gibi güçlerini sınır dışına çekse ve
silahsızlanma sürecini başlatsa, gelip demokratik siyasi kanalları kullanma
olanakları yaratılır mı?
Bu sorunun
cevabı Habur’da geliş sürecinde yatıyor. Habur’da kıyafetleriyle silah bırakıp
gelenlerden bazılarının 2 ay sonra Ankara’da yapılan BDP kongresinde aktif
görev almış olmaları çok önemlidir. Ben Diyarbakır’da KCK tutuklamaları için de
bir ifade kullandığımda bana hasmane bir tavır sergilediler. Ben şunu söylemek
istedim, legal siyaset yapmanın şartları varken illegaliteye kaymanın bir
anlamı yok. Yarın beğenmediğin bir belediye başkanının yerine başkasını aday
yaparsın ama halkın seçtiği bir belediye başkanını siyasetle alakası olmayan üç
beş gencin oluşturduğu bir yapıyla yönetirsen bu olmaz. Bugün de olmaz, yarın
da olmaz. Sen Kürdistan’ı da kursan, Türkistan’da da yaşasan çağdaş evrensel
dünya sana böyle bir hak tanımaz. O yüzden legal siyasetin her yolunun açık
olduğu kanaatindeyim, Süreç ne kadar zor geçse de legal siyaset zemininin
kullanılması gerekiyor. Bütün çabaların, kavgaların ve bedel ödemelerin sonunda
gelinecek nokta burasıdır. O halde coçuklarımızın kanını heba etmeden ne kadar
zor olursa olsun silahsız yollar ısrarla ve sonuna kadar denenmelidir.
İnanmayanlar Hasip Kaplan’ın, Sırrı Sakık’ın parlamentodaki konuşmalarıni, konuşabilmelerini
ve bu demokratik zeminde verilebilinen mucadelenin hem Türk halkı hem de Kürt
halkı açısından sağladıgı faydayı gözönünde bulundurmalıdırlar. Cumhuriyet
tarihi boyunca Kürtler hiçbir zaman bu gün oldugu kadar hak ve şikayetlerini
dile getiremedikleri gibi Türk halkı da Kürt kardeşlerinin sorunlarını bu
acıklıkla duyma ve doğru bilgilenme fırsatı elde edememişlerdi. Unutulmamalıdır
ki bu sorunun çözümü mutlak surette empati ve diyalogdan gececektir, Bunun en saglıklı yolu da parlamentonun
demokratik zeminidir.
Siyaset kanallarının açık olduğuna dair Habur’dan gelenleri örnek
verdiniz, ama onların büyük bölümü geçtiğimiz günlerde tutuklandı…
Haburda yaşananların
bu sureç açısından büyük talihsizlik olduğunu hatırlatmak isterim. Buna ragmen
Mahmur ve Kandilden silah bırakıp ülkeye giriş yapanların yürürlükteki yasalar
çerçevesinde tutuklanmadan serbest bırakılması sürecin devamı açısından büyük bir başarıydı. Son günlerde bunların
yargılama süreci devam ediyorken tutuklanmaları bana göre büyük talihsizlik
olmuştur. Şüphesiz bu yargının işidir ve bu karar tamamen yasama ve yürütme organlarının
yetki ve sorumluluğunun dışındadır. Bu hukuki duruma ragmen bu uygulamanın
insanların kafasındaki istifhamlara cevap verdiğini düşünemiyorum.
Yaşamakta
oldugumuz sistem içindeki bagimsiz güç ve organların çekismesi mi dir ? Yoksa
kişisel hata veya süreci engelleme amaçlı lokal provakatif girisimler mi dir ?
Bilmiyorum. Başka olumsuz etkenlerden de bahsedebiliriz; Örnegin, KCK
yapılanması ne kadar yanlışsa, bu çaplı tutuklamalar ve uzun süren tutukluluk
halleri de ve Başbakanımızın da eleştirdiği gibi Belediye Başkanlarının kelepçelenip
resimlerinin servis edilmesi de o kadar yanliş ve belki de süreci zora sokma
amacına matuf olmuştur.
Sonuç olarak
sunu belirmek isterim: Bu surecin zor olacağını her kes biliyordu, beklenmedik
zorluk ve emgellerin çikacagı hesap ediliyordu. Eger gerçekten kan dökmek istenmiyorsa
ve barış ortamının sağlanması talebinde taraflar samimi ise benzer
komplikasyonlara bundan sonra da hazır olmak ve her şeye rağmen bu ülkede
demokrasinin tam olarak hayata geçirilebilmesi için daha çok çaba ve
fedakarlığa katlanmak gerektiğini akıldan çıkarmamak gerekir. Süreç devam
ediyorken iki taraf da hata yapabilir, eski alışkanlıkları tekrarlayabilir,
bazen daha çok sey talep edip karşi beklentilere cevap veremeyebilir. Şartlar
ne olursa olsun, taraflar barıştan ve uzlaşmaktan başka bir yol olmadığını ve
birbirlerine mahkum olduklarını ve birbirlerine güvenmek zorunda olduklarını
akıllarından çıkarmamalıdırlar.